“Su gibi ömrün uzun olsun!” deriz, birisine şükran duygularımızı ifade ederken, ona sonsuzluk dilerken.
“Su gibi aydın olasın!” deriz; birisine
aydınlık, bilgelik atfederken.
“Bir içim su gibi!” deriz; ayın on
dördü bir güzeli betimlerken.
“Aynı suda iki kere yıkanılamaz!”
deriz; diyalektik bağlama vurgu yaparken…
“İnsanoğlu su gibidir, kolaya akar!”
deriz; insan doğasının, enerjinin korunumu yasasına yaslanmasını anlatırken..
“Su çatlağını bulur!” deriz, nihai
kavuşmayı betimlerken…
“Su hayattır! “ deriz, onsuzluğun yok
oluş olduğuna vurgu yaparken… Ve daha birçok özdeyiş vardır suya dair, insanoğlunun dilinin ucunda, meramını en iyi
anlatmak için..
Peki, su nedir?
En genel anlamıyla, felsefi bağlamda
yanıt aramaya çalışalım. Kadim ilk çağ filozoflarından Thales, mitoloji ve
dinin söylemleri dışında varlığın, varoluşun nedenini, bir nedensellik
bağlamında araştırırken bir şeye karar veriyor: “doğadaki varlıkların,
çoklukların bir ilk maddesi olmalı, bir ana madde olmalı, o da SU’dur ” diyor.
Ve bu bağlamda doğa felsefesinin bir diğer adıyla varlık felsefesinin kurucu
babası Thales olarak kabul ediliyor.
Aristoteles’e göre her şeyin bir telos’u, ulaşması gereken içsel bir ereği olmalı;
öyleyse hidrojen (H2) atomunu telos’u, oksijen atomuna (O2) tutulmak, ona ilahi
bir aşkla bağlanmak olmalı; aynı zamanda oksijen atomunun durumu da hidrojene karşı
aynı ki, biri yakıcı, diğeri yanıcı olan bu iki gazın birleşmesinden, müthiş
bir enerji patlamasıyla ( H2+O2=H2O+572kj Enerji )
belki de yaşamın tek ve biricik kaynağı su meydana geliyor…
"Bir an için sen, su olduğunu
düşün..." diyor Mevlana.
“Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi
yararlı, su gibi gerekli ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu da unutma.”
“ Ayrıca su gibi sakin olabileceğin
gibi, su gibi de "kıyametler" koparıcı olabileceğini de unutma.”
“Vadiler varken önünde ve ovalar
varken, yayılabileceğin küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini
ve bardaklara bölebiliyorsan, yaşam verirsin çevrene; yoksa hep
duyulmayan, dinlenmeyen, korkulan ve kaçılan olursun; seller, afetler gibi.”
Diyor yüce Mevlana.
17yy rasyonalist (akılcı) filozofu
Gottfried Wilhelm Leibniz “Mümkün dünyaların en iyisi bu dünyadır” diyor.
Bilindiği gibi rasyonalist, ampiristtin (deneyimci) tersine, bilgiye ulaşmak
için tek ve en üstün yolun akıl yürütmek olduğunu, sadece akıl yürütmeye
dayanan kanıtlarla bilgiye varılabileceğini savunur. Şöyle bir akış ile sonuca varmaya çalışıyor:
- “Tanrı bir dünya yaratmayı seçmeseydi, dünya diye bir şey olmazdı.”
- “Yeter sebep ilkesine” göre en az iki seçenek olmalı, birinin diğerine karşı gerçekliğini açıklamak için.
- “Ancak, Tanrı belli bir dünyayı yaratmayı seçtiyse, bu sırada etrafta başka bir dünya olmamalıydı; o halde “yeter sebep ilkesi” akıl yürütmeye yetmeyeceğine göre, açıklama bizzat Tanrının özellikleri arasında olmalıdır.”
- “Tanrı hem her şeye kadir, muktedir hem de ahlaken kusursuz olduğuna göre, mümkün dünyaların en iyisini yaratmış olmalı, aksi düşünülemez, şartlar dâhilinde yarattığı tek dünya, tek mümkün dünyadır.”
- “Tanrı, her şeye kadir ve ahlaken mükemmel olduğuna göre, en iyisi olmayan bir dünyayı yaratmış olamaz.” Der ve noktayı koyar Leibniz.
Bu bağlamda ben de naçizane, bu
dünyanın mümkün olan dünyaların en iyisi olduğuna inanırım, ki bu dünyanın
%91,5’i su ise Tanrının bir bildiği olmalı ve bu veri insanlık tarafından doğru
anlaşılmalı; bu kadar büyük çokluk karşısında insanlık o kadar korkunç bir aymazlık
içerisinde olmamalı..
İnsanoğlunun sanayileşmede ve
eşit-yaklaşık uygarlaşmada sağladığı başarı ve bu başarıda motor rol oynayan
kapitalist üretim ilişkileri, başta doğal kaynaklar olmak üzere, hemen her
türlü kaynağın talan edilmesi sonucunu doğurdu. Ekolojik denge kritik seviyede
bozuldu. Yaşam üçlüsü “hava, toprak ve su” tehlikeli boyutlarda
kirlendi. “Modern dünyamızda” özellikle içme suyu kaynaklarına ulaşım
bağlamında aşağıdaki sonuçlar oluştu:
- Her 20 saniyede bir çocuk sudan nedenlerle ölüyor,
- Yılda 3,4 milyon insan su ve hijyen yoksunluğundan ölüyor,
- 780 milyon insan suya ulaşmada yoksunluk yaşıyor, bu ABD nüfusunun 2,5 katı demektir,
- Kadınlar her gün su taşımak için 200 milyon-saat harcıyorlar,
- Her yıl dünya varoşlarına, kanalizasyon sistemi olmayan düzensiz yerleşkelere 60 Milyon insan ekleniyor,
- Kanalizasyon yetersizliğinden ölümler herhangi bir savaşta silahlardan olan ölümlerden daha fazla,
- Bir Amerikalının 5 dakikalık duşta kullandığı suyu, az gelişmiş ülkelerin varoşlarında bir kişi gün boyu kullanamıyor,
- İnsanların çoğunun tuvaletten çok mobil telefonu var..
Ve nihayet aşağıdaki noktalarda
farkındalık gelişmeye başlıyor:
- Dünyanın %91,5’i sudur,
- Ancak bunun % 0,8’i içilebilir su kaynağıdır,
- Su, bir yaşam iksiri olarak sınırlı bir kaynaktır,
- İnsanlık su ile çok sıkıntılı bir çağa giriyor,
- Artan nüfus ve artan su tüketimi, artan kirlilik,
- Ve su bozulabilir bir gıda maddesidir,
- Taze su sağlamak sıkıntılı bir süreç oluyor,
- İçilebilir su aynı zamanda mineral kaynağıdır,
- Bakteriler görünmez tehlikedirler.
Ülkemiz bağlamında ise, su kaynakları
bakımından kozmos tarafından şanslıyız, ancak kaynaklarımızı fena halde
kirletiyoruz; Denizli’de su sondajlarından renkli su çıkıyor, tekstil
boyahanelerimizin arıtma sistemleri yok ve/veya çalışmadığı için.
Metropollerimizde ise su sağlayan barajlarımızın çevre korumaları sorunları
ve/veya iletim hatlarımızdaki sorunlardan dolayı son kullanıcıya ulaşan suyun
kalitesine ilişkin haklı ve ciddi kuşkularımız oluştu. Böylece sağlıklı su içme
ihtiyacı doğal olarak kendi iş kolunu, kaynak suyu üretim ve dolum tesisleri
gibi bir sektörü oluşturdu ve bugün bu sektörün büyüklüğü 9Milyar TL’ye ulaştı.
Ancak ciddi standart, yönetmelik, teknoloji, bilgi ve algı sorunlarıyla
birlikte yeni bir ihtiyacı tetikledi: “içilebilir sağlıklı su nedir?”
sorusu kamuoyunda tartışılmaya ve kavranmaya başladı.
Görülüyor ki, insanoğlu ne ile en çok
hemhal olursa ki insanoğlu anne karnından son yolculuğa kadar su ile hemhal
olur, onunla ilgili bilgi fakirliği içerisinde oluyor ve tabii ki aynı zamanda
az gelişmişliğin bir tezahürüdür.
- İçilebilir su konusunda bilimsel bilgi için yine Avrupa ve Amerikan standartlarına bakmak zorunda kalıyoruz; teknik olarak içeme suyu niteliklerini aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:
- İçerdiği mineral miktarı 100-500ppm, ortalama 300ppm yani 300mgr/litre olması,
- Alkalite-asidite göstergesi (pH) >7 olması, yani alkali-bazik karakterde su olması,
- Pb, Hg vb ağır minerallerin olmaması,
- Klor ve kötü koku yapan organik maddelerin olmaması,
- Virüs, bakteri, koli basili, parazitler ve lejyonella basili gibi mikro organizmaların olmaması,
- Tarım ve zirai ilaç kalıntılarının olmaması,
- Sağlanabilirse magnezyum miktarının daha fazla olması tavsiye edilmektedir.
- Ve suyun son kullanma noktasında (POU-Point Of Use) işlemden geçirilmiş olması ve mümkünse uzun süre bekletilmemesi ve depolanmaması ideal haldir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder