Bilindiği
İstanbul, su ihtiyacının temini için yedi barajdan beslenmektedir ve bu
barajlarda İSKİ tarafından ciddi şekilde arıtılmaktadır ve fiziksel ve kimyasal
analizler sürekli olarak yapılmakta ve yayımlanmaktadır. Bu verilere göre suyun
mineral miktarı 300mgr/litre mertebesinde, sertliği 12-15FS ͦve pH ise 7.5 mertebesindedir. Bu anlamda
teknik olarak bu su iyi bir sudur!...
Peki, sorun
nedir? Niçin insanlar şehir şebeke suyunu kullanmak istemezler? Çünkü barajlardan
evlerimize kadar işyerlerimize kadar su, yüzlerce kilometre boru hatlarıyla
gelmektedir ve bu hatlar sürekli yenilense de yeteri kadar güvenlikli değildir,
nerede ne zaman hangi kontrolsüz ekskavatörün nereyi gagalayacağı belli
değildir. Bunu İSKİ idaresi de bilir ve bu yüzden suya olması gerekenden çok
fazla klor enjekte eder, mikrobiyolojik kirlenmeyi önlemek için… Yani elimizde
teknik verileri çok iyi bir şehir şebeke suyu kaynağımız var ancak klor, olası
mikrobiyolojik ve ağır metal kirlenmesini bertaraf edebilecek teknolojik
cihazlarımız varsa sağlıklı su içmek mümkün olacaktır.
Diğer taraftan
ülkemizde günde 1.500.000 adet damacana dolumu yapılmaktadır ve bunun 700.000
adedi İstanbul’da satılmaktadır. Çevre etkisi anlamında bu 700.000 PC damacana 490Ton
Polikarbonat demektir bu da 4.800Ton/gün, yılda 1.752.000Ton CO2 salınımı demektir.
Yani İstanbul’un sadece PC damacana tüketiminden kaynaklanan “karbon
ayak izi 1.7Milyon Ton/yıl”dır, Kyto sözleşmesine imzalamış bir ülke
olarak bunun maliyeti yani ödenecek karbon ayak izi bedeli 17Milyon$/yıl
demektir.
Yukarıdaki
bağlamda izlenen içme suyu elde etme ve kaynak sularını değerlendirme
stratejisi hem doğal kaynakların israfı hem ekstra maliyet demektir. Türkiye
doğal kaynak suları anlamında zengin bir ülkedir ve yaklaşık 238 firma faaliyet
sürdürmektedir; uygun bir teknolojiyle şehir şebeke sularının içilebilir hale
getirilmesiyle, bu firmalar iç tüketim yerine dış pazarlara yönlendirilerek
3-5Milyar$’lık ihracat geliri sağlanabilir.
Gelinen
noktada, bu konsepte uygun teknoloji var mı? Sorusu nihai çözüme özne olabilir.
Evet bugün bir Alman firması olan BWT-Best Water Technology geliştirdiği
WODAPURE-ENERGY ultra filtrasyon
teknolojisiyle, 20 nano metre filtrasyon yaparak, ters-ozmosun tersine, sudaki
olması gereken mineralleri koruyan, kloru, koku yapan organik maddeleri, virüs,
bakteri, parazit, koli basili, lejyonella basili, tarım ilaçları kalıntılarını
tutabilen, ek olarak bir miktar Caᶧ iyonu yerine Mgᶧ iyonu ekleyen, böylece
suyu daha enerjik özellik kazandıran, kendi başına 10.000Lt yani 526 damacana
suyu hijyenik ve enerjik hale getirebilen, mutfakta tezgah altına ve su
sebillerine çok kolaylıkla monte edilebilen ve ekonomik de olan bir çözüm
sunmaktadır. Almanya ile eş zamanlı olarak 2012 Mayıs ayından itibaren
Türkiye’de İstanbul merkezli olarak tanıtılmaya çalışılmaktadır.
Bu sistemin çevre katkısı ise aşağıdaki şekilde
özetlenebilir:
·
Bir Woda-Pure sistemi 526 adet damacana suya karşılık
gelir,
·
Bu 526 damacana 368Kg. Polikarbonat demektir,
·
Bu kadar damacananın üretimi, dağıtımı ve geri dönüşümü
için yapılan CO2 salınımı 3600Kg.’dır.
·
Karbon Borsasında CO2 fiyatı 10$/Ton-CO2’dur.
·
Bir Woda-Pure kendi başına 3600Kg CO2 salınımını
engeller.
·
Bir ağaç yılda 282Kg CO2 absorbe edebilir ki, bir
Woda-Pure yaklaşık 3600/282=~13 ağaç demektir.
Son söz olarak, su, sıradan bir kimyasal, sıradan bir element değildir, bir
yaşam kaynağıdır ve yaşamın ta kendisidir. Su canlı bir elementtir, kötü sözden
rahatsız olur ve kristal yapısı bozulur, sevgi sözünden ve senfonik müzikten hoşlanır
ve müthiş formlarda kristalize olur. Suya yaşam alanı tanımak, onu koruyup
kollamak kendimizi, kendi yaşamımızı ve doğal dengeyi korumakla eş anlamlıdır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder